Kamulaştırma Bedelinin Tespiti

Kamulaştırma Bedelinin Tespiti

Kamulaştırma, özel mülkiyete konu olan taşınmaz malların, tamamına veya bir bölümüne, devlete ait müessese ve kuruluşlarca, kamu faydası ilkesi ve yasada öngörülen asal ve usuller çerçevesinde, el konulması işlemi olarak tanımlanmaktadır. Kamulaştırma işleminin gerçekleşebilmesi için, yönetimsel bir sürecin izlenmesi gerekmektedir. Bu idari sürecin son mertebesi ise, satın alma usulünün gerçekleştirilmesidir. Kamulaştırmak istediği taşınmazı satın alma usulü ile ele geçiremeyen idare taşınmazın malikine karşı “kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili” isimi verilen davayı açacaktır.

Görevli ve Yetkili Mahkeme

Yasa koyucu tarafından, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davalarının Asliye Hukuk Mahkemesinde görüleceği öngörülmüştür.

Yetkili mahkeme hususunda da HMK’nın 12. maddesine paralel bir karar öngörülerek taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesi yetkili kılınmıştır.

Dava Süreci

İdare tarafından açılacak olan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davasındaki emel, kamulaştırılan taşınmaz için, taşınmazın malikine hangi meblağda bir kamulaştırma bedelinin idare tarafından ödeneceğinin belirlemesidir. Dolayısıyla, idare tarafından yapılan kamulaştırmanın hukuka uygun olup olmadığı, bu davanın konusunu oluşturmadığından hukuka uygunluk tartışması bu davada yapılmayacaktır.

Açılacak olan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davasında, idarenin talebi, kamulaştırma işlemine konu taşınmazın bedelinin mahkemece belirlemesi ve bu bedelin nakden veya taksit yoluyla ödenmesi neticeninde, taşınmazın idare hesabına tescil edilmesi üzerinedir. Bu taleplerle idarece açılacak dava üzerine, mahkeme, idarenin müracaat tarihinden itibaren en geç 30 gün içerisinde, duruşma gününü atayacak ve dava konusunda evrakları (dava arzuhali ve mahkemeye sunulan belgeler) taşınmaz malikine tebliğ edecektir. Kendisine yapılan bu bildirim üzerine taşınmaz maliki, tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içerisinde kamulaştırma işlemine karşı iptal davası açabilme olanağına sahiptir.

1- Taşınmaz malikinin tebliğ tarihinden itibaren yönetimsel yargıda dava açmaması halinde, dava asliye hukuk mahkemesi tarafından belirlenen günde duruşma yapılmak suretiyle devam edecektir. Duruşmada, tarafların kamulaştırılan taşınmazın bedeli ile ilgili anlaşamamaları halinde, bedel hakim tarafından belirleyecektir. Bu tespit ise, dava devam ederken yapılacak olan bilirkişi raporu ile sağlanacaktır. Bu yolla belirleyen bedelin hak sahibi hesabına yatırılması ve bedelin yatırıldığını gösteren makbuzun, 15 gün içerisinde mahkemeye sunulması halinde mahkeme, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine karar verecektir. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen tescil kararı net olduğundan, karara karşı yasa yollarına başvurulamayacaktır. Ancak, tarafların bedele ait karara karşı, kanun yollarına müracaat etme hakları mevcuttur.

2- Taşınmaz malikinin, tebliğ tarihinden itibaren idari yargıda iptal davası açması halinde ise, bu sefer mevzubahis davanın davalısı, kamulaştırma işlemini gerçekleştiren idare olacaktır. Açılan iptal davasının ehemmiyeti, iptal davasının, bedel tespit ve tescil davasında, bekletici mevzu yapılması halinde ortaya çıkmaktadır. Taşınmaz maliki tarafından, idari yargıda açılan iptal davasının, kamulaştırma bedel tespit ve tescil davasında bekletici mesele olarak kabul edilebilmesi için, davanın açılması esnasında yürütmenin durdurulması talebinde bulunulması gerekmektedir.

İdare Mahkemesince, kamulaştırmanın iptaline karar verilmesi halinde, Asliye Hukuk Mahkemesi, nezdinde görülmekte olan bedel tespiti ve tescil davasının reddine karar verecektir. Ters vaziyetinde ise, başka bir deyişle İdare Mahkemesi tarafında iptal davasının reddine karar verilmesi halinde ise, Asliye Hukuk Mahkemesi kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasını görmeye devam edecek olup, usul ve yasalar doğrultusunda karar verecektir.

İdare Hukuku kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Kamulaştırma Bedelinin Tespiti için yorumlar kapalı

Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Nedir ? Davası Nasıl Açılır ?

Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Nedir?

Destekten yoksun kalma tazminatı, can veren bir kişinin yaşarken destek olduğu kişilerin aldığı desteğin ölüm nedeniyle ortadan kalkması neticesinde destek alanların uğradıkları zarardır. Destekten yoksun kalma tazminatı, can verenin destek olduğu kişilerin hayatlarının ölüm hasebiyle kötüleşmemesi için kabul edilmiş bir maddi tazminat davası türüdür.

Hak sahipleri, bu maddi tazminat davası ile beraber aynı dava içinde manevi tazminat davası da açabilirler. Mevzubahis tazminatın emeli, can verenin yaşarken destek olduğu kişilerin hayatlarını aynen sürdürebilmeleri, sosyal ve ekonomik bağlarına ölümden evvelki gibi devam edebilmelerinin sağlanmasıdır.

Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Davasını Kimler Açabilir ?

Destekten yoksun kalma tazminatı, bir maddi tazminat davası türüdür. Böyle bir maddi tazminatı isteyebilmek için can veren kişiden yaşarken maddi destek alınıyor olması koşuldur. Yaşarken destek alınmayan kişinin ölümü hasebiyle maddi tazminat istemek .

Can verenden yaşarken destek aldığı iddiasıyla maddi tazminat talep eden şahıs, rastgele bir kişi olabilir. Can verenden destek alan kişi, can verenin nişanlısı, amcası, dayısı vb. gibi rastgele bir yakını can veren kişiden destek aldığını öne sürebilir. Ancak destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilmek için can veren kişiden yaşarken destek alındığının kanıtlanması gerekir.

Bir takım kişilerin yaşarken birbirine yardımcı olduğu ile ilgili adli bir karine mevcuttur. Sosyal hayatın normal akışına göre anne-baba çocuklarına, çocuklar anne-babalarına, eşler birbirlerine yaşarken maddi destekte bulunurlar. Adli karine hasebiyle bu şahısların yaşarken birbirlerine maddi destekte bulundukları kabul edildiğinden yardımcı olma olgusunun kanıtlanmasına gerek yoktur. Ancak davalı taraf karinenin tersini kanıtlayabilir, başka bir deyişle bu şahısların birbirine yaşarken yardımcı olmadığını kanıtlayan davalı maddi tazminat davası nedeniyle hükmedilecek destekten yoksun kalma tazminatından kurtulabilir.

Destekten Yoksun Kalma Maddi Tazminat Davası ve “Destek” Kavramı

Can verenin, geride sağ kalanlara desteği çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir. Ölen kişi, maddi yardım sağlayarak destek verebileceği gibi hizmet veya değişik biçimlerde yardım ederek de destekte bulunabilir. Can verenin sağ kalan yakınlarının herhangi bir şekildeki destekten yoksun kalması, maddi ve manevi tazminat davası açma hakkı için yeterlidir.

Destek biçimlerine örnek vermek gerekirse;

Hane kadınları, evin ihtiyaçlarını ve hizmetlerini gördüklerinden, bir hane kadını trafik kazası, iş kazası, doktor hatası vs. gibi bir haksız fiil nedeniyle vefat ettiğinde geride kalan yakınları destekten yoksun kaldıklarından maddi ve manevi tazminat davası açabilirler.

Aynı şekilde çocuklar, gerek ev işlerinde gerekse iş hayatında anne-babaya belli bir düzeyde destekte bulunurlar. Çocukların haksız fiil nedeniyle vefatı halinde anne-babanın fiili işleyen kişilere karşı maddi ve manevi tazminat davası açma hakları vardır.

Birlikte yaşayan ve birbirlerine yardımcı olan iki sevgiliden birinin ölümü halinde bile, diğer kişinin destekten yoksun kalma nedeniyle maddi ve manevi tazminat davası açma hakkı vardır.

Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Yetkili Mahkeme

Destekten yoksun kalma tazminatı, kaide olarak davalının ikametgahının bulunduğu yer mahkemesinde açılır. Ansızın fazla davalı varsa maddi – manevi tazminat davası davalılardan herhangi birinin ikametgahı mahkemesinde açılabilir. Davalı bir şirket veya vakıf vb. gibi bir müessese ise, maddi tazminat davası, davalının işyeri merkezinin bulunduğu yerde açılabileceği gibi işlemi yapan şubenin bulunduğu yerde de açılabilir.

Destekten yoksun kalma tazminatı davası, yetkili mahkeme seçeneklerini çoğaltan bir hayli nedenden kaynaklanabilir. Böyle bir maddi tazminat davası başlıca şu sebeplerle açılabilir: Ölümlü trafik kazası nedeniyle maddi tazminat davası, ölümlü iş kazası nedeniyle maddi tazminat davası, isteyerek veya taksirle adam öldürme suçu nedeniyle maddi tazminat davası. Tüm bu maddi tazminat davası çeşitleri esasen destekten yoksun kalma tazminatı davasının “haksız fiillerden” meydana gelen farklı görünüm biçimleridir. Haksız fiillerden kaynaklanan bu tür maddi tazminat davaları, davalının ikametgahı, şirket merkezi veya işlemi yapan şubede açılabileceği gibi başka mahkemelerde de açılabilir. Yani haksız fiil halinde, davacı yasanın yetkilendirdiği ansızın fazla yetkili mahkemeden hangisini seçenek ederse o mahkemede destekten yoksun kalma tazminatı açabilecektir.

Yukarıda saydığımız haksız fiillerden meydana gelen ölüm halinde davacı, davalının ikametgahında tazminat davası açma hakkına sahip olduğu gibi şu mahkemelerden birinde de maddi- manevi tazminat davası açma hakkına sahiptir: 1- Haksız fiilin işlendiği yer mahkemesi, 2- Zararın olduğu yer mahkemesi, 3- Zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi.

Destekten yoksun kalma hasebiyle açılacak maddi–manevi tazminat davası yetkili mahkeme için örnek vermek gerekirse;

Sözgelişi, İstanbul – Şişli kazasında gerçekleşen trafik kazası neticesinde Ahmet can vermiş, geriye İstanbul-Bakırköy kazasında yaşayan eşi Ayşe ve çocuğu Erol kalıtçı olarak kalmıştır. Bu ölümlü trafik kazası, İstanbul-Büyükçekmece’de ikamet eden Mehmet’in dikkatsiz araç sürmesi hasebiyle alan gelmiştir.

Yukarıdaki örnekte trafik kazası neticesinde destekten yoksun kalan can verenin eşi Ayşe ve çocuğu Erol şu adliyelerin rastgele birinde maddi-manevi tazminat davası açma tercihinde bulunabilirler: 1- Trafik kazasının gerçekleştiği yer olan Şişli kazasının bağlı olduğu İstanbul Çağlayan Adliyesi, 2- Davacılar Ayşe ve Erol’un kendi ikametgahının bulunduğu yerin bağlı olduğu İstanbul Bakırköy Adliyesi, 3- Davalı Mehmet’in ikametganın bulunduğu yerin bağlı olduğu İstanbul Büyükçekmece Adliyesi

Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Davası Açma Müddeti ve Zamanaşımı

Destekten yoksun kalma tazminatı isteminin zamanaşımı müddeti, zararın ve tazminat yükümlüsünün öğrenilmesinden itibaren 2 senedir (BK md. 72). Haksız fiillerde zarar her vakit olay hatıranda ortaya çıkmaz. Sözgelişi, bir iş kazası, trafik kazası veya doktor hatası hasebiyle ölüm halinde, can verene zarar veren eylem hasebiyle yıllarca rehabilitasyon gördükten sonra olay hasebiyle vefat etmesi olasıdır. Bu vaziyette destekten yoksun kalma tazminatı hasebiyle zamanaşımı müddetinin başlangıç tarihi ölüm tarihidir.

Tazminat yükümlüsü veya zarar sonradan öğrenilse dahi, her halukarda destekten yoksun kalma hasebiyle maddi ve manevi tazminat davası açma hakkı 1O senede zamanaşımına uğrar.

Destekten yoksun kalma tazminatına konu fiil bu arada suç teşkil eden bir fiil ise, suç için öngörülen ceza zamanaşımı müddeti içinde tazminat davası açılabilir.

İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Nedir ? Davası Nasıl Açılır ? için yorumlar kapalı

Teminat Senedi Nedir ? Nasıl Düzenlenir ?

Teminat Senedi Nedir ?

Türk ticaret yasanında ve borçlar hukukunda değerli bir evrak niteliği taşıyan belgeler arasında bulunmayan güvence senedi kontrat garantisi çerçevesinde iş ve hukuk hayatında hayat bulan ehemmiyetli bir ticari, adli dokümandır.

Bir anlaşma uyarınca işin, verilen sözün, mal veya hizmetin eksiksiz bitireceğini, taahhüdün meselesiz yerine getirileceğini ters taktirde şöyle bir sorumlulukla karşı karşıya kalacağını beyan eden tarafın imza attığı koşullu-bedelli senete güvence senedi denir.

Ticari hayatta duyulan ve sık sık karşılaşılanın dışında aslında güvence senetleri bankalara kredi talebinde bulunanların alacak senetlerini (Borç senedi) güvence (Bir nevi kefil) olarak sundukları senetlerdir.

Güvence Senedi ile Borç Senedi Arasındaki Fark Nedir ?

Güvence senedi bir sözleşmeye teminat olarak ileri sürülen kontrat konu olan iş eksik veya hiç yapılmazsa karşı tarafın zararnı tazmin etmek üzere karşılıklı çıkar ilkesine göre hazırlanmış teminat vesikasıdır.

Borç senedi rastgele para veya mal borcuna ait vadesi, meblağı belirlenmiş tarafların bilerek, isteyerek vardığı anlaşma üzerine ödeme sözü niteliği taşıyan imzalı değerli evrak, bonodur.

Teminat senedi Nasıl Düzenlenir ?

İlk olarak teminat senetlerinde olmazsa olmazı anlatarak konuya başlayalım. Teminat senetlerinde senedin teminat senedi olduğu açıkça belirtilmeli, senete atıf yapılmalı, ayrı olarak teminat senedine konu olan iş sözleşmesi de hazırlanıp her nüshalarının da taraflarda olması sağlanmalıdır.

Maddeler halinde sıralarsak ;

1-) senedin vade bölümüne “Teminat senedidir” ibaresi yazılmalıdır.

2-) senedin ön yüzüne “Şu sözleşmeye konu olarak hazırlanmıştır ” denilmeli,

3-) senedin arka yüzüne (Ciro edilen bölüme) Hangi konu için teminat senedinin hazırlandığı özetlenmelidir.

4-) Özet bölümünde “-şu,şu anlaşma üzerine bu teminat sözleşmesi hazırlanmıştır, sözleşme konusu bitirdiğinde teminat senedinin kararları geçersizdir, ciro edilemez” notu borçlunun güvenliği açısından yazılması ehemmiyetlidir.

5-) Rakamı yazılmayan, kısaca boş senete atılan imza atar borç doğursa da  legal değildir. Tarafların bilgisi halinde doldurulmalıdır. Alacaklı, patron tarafından meblağı boş bırakılan senetler imza için isteyemez. Boş bırakılıp sonradan doldurmak bu arada suçtur.

Yukarıdaki ana şartlar dışında hazırlanmış teminat senetleri ya bildiğimiz borç doğuran senetlerdir veyahut geçersizdir.

Yalnızca Senet Üzerinde “Teminat senedidir” İbaresi Yeterli Midir ?

Senet üzerine yazılacak olan bu ibare tek başına senedi teminat senedi olma hüvviyetini kazandırmaz. Teminat senedidir, Devredilemez, Ciro edilemez ibareleri tek başına geçersiz, hiç yazılmamış kabul edilir.

Gerek mahkemeler, gerekse yargıtay senete konu olan anlaşmanın kararlarını ararlar. Detaylı  bilgi verilmişse yargıtayın teminat senedi olarak kabul ettiği kararlar mevcut olsa da ayrıntılı bir sözleşmenin senedi işaret eden maddelerin varlığı en ehemmiyetli kanıt ve kanıt yoludur.

Burada ehemmiyetli olan husus; bedeli ödendiği halde tahsile konulan teminat senetlerinin ödendiğine ilişkin delil sunulabilme imkanının bulunması konusudur. Yapılan ödemelerle alakalı tahsil makbuzu, fatura, banka dekontu çok ehemmiyetlidir.

Tek Taraflı Menfaat Doğuran Teminat Senetleri

Tek taraflı menfaat doğuran T. Senetlerine genelde iş müracaatları, iş sözleşmeleri, kira, alım satım ve devir işlemlerinde yapılan T. senetlerinde ciro olaylarında karşılaşılmaktadır.

Borçlunun rızası dışında müeyyideler içeren teminat senetlerinde ciro veya icra yoluyla tahsillerde menfi tespit davasıyla senedin sorumluluğu dava konusu edilerek geçersiz hale detirilebilir. Diğer bir husus, senette ve arkasında teminat olduğunu ileri sürebilecek delil ve senet dışında teminat senedini işaret eden ayrı bir sözleşmenin varlığının ispatı yeterli olacaktır.

Teminat Senetlerinde İcra takibi ve Haciz İşlemleri

Alacaklı açısından Teminat Senedi

Sözgelişi Bir firmadan 100 adet ticari mal sipariş ettiniz. Parasını peşin ödemeniz gerekti. Ve siz malın istediğiniz ölçüde ve kalitede olması, eksik, bozuk olması vaziyetinde kendinizi güvence altına almak için senet imza attınız. Karşı taraf ise senedin sipariş edilen mallar için belirtilen vakitte, şekilde ve kalitede olmak şartı ile güvence senedi olduğu notunu düşerek senedi imza attı.

Mallar istenilen vakitte gelmedi üstelik kalitede de sıkıntı var. İade talep ettininiz, değiştiririz dediler. Bunu da yapmadılar…

Alacaklı için Netice: Elinizde mal sipariş ve teslim formları, varsa fatura, tahsilat makbuzu ile güvence senedinin karşılığı gelen meblağın tahsilini yargı yoluyla isteyebilirsiniz.

Borçlu Açısından Güvence Senedi

A firmasından mal aldınız veyahut hizmet anlaşması yaptınız. Bedeli bitirdiği halde karşı firma anlaşmaya uyarınca hazırlanmış güvence senedini tahsil için icraya vermiş, başkasına ciro etmiş olabilir…

Burada öncelikle menfi tespit davası açılarak borcun aslında nereden kaynaklandığını kanıt faktörüz gerekiyor. Haciz işleminde eşyanızı veya mallarınızı kurtarabilmek, durdurma yapabilmek için belli bir oranını %30 civarı yatırarak haczi bir müddet dondurup vakit kazanmalısınız. Ayrıca senedin bağlı olduğu sözleşmeyi delil olarak sunarak bunun kambiyo alacağı niteliğinde değil, koşulları olan bir akitten meydana gelen güvence bedeli olduğunu elinizdeki sözleşme, tahsil makbuzları ve faturalarla ispat faktörüz çok kolaydır.

İş Müracaatlarında Teminat Senedi

İş müracaatlarında ve iş sözleşmelerinde imza adan/imza adılan sözleşmelerde de vaziyet pek değişik değildir. Bu gibi sözleşmelerde işverenin istediği teminat isimi altındaki senetlere bağlı iş akdinden meydana gelen bir senet olması sağlanmalı, bu akdin nüshasının bir örneği işçide de bulunmalıdır. İşten ayrılma, kovulma, hastalık, kaza gibi vaziyetlerde firmaların senedi icraya, tahsile vermesi sık karşılaşılan bir vaziyet olsa da aslında tek taraflı çıkar doğuran kontrat niteliği taşıdığından hukuksuz bir işlemdir. Burada borçlunun bunu kanıtlaması yükümlülüğü doğmakta mahkemede kanıtladığı takdirde uğradığı parasal ve içsel zararı tazmin-talep hakkı da bulunmaktadır.

Sözün özü firmaların verdiği işi, malı ve sorumluluğu güvence altına almak için istedikleri teminat sözleşmeleri karşılıklı iyiniyet ve açıklık ilkeleri var oldukça hukuka uygun, tek taraflı olduğunda ise hukuksuz bir işlemdir.

İşe Başlarken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Sizden imzalamanızı istedikleri senedin miktarı yazılı olmalı, teminat senedi olduğu açıkça belli olmalı ve ayrı bir sözleşmede teminat senedinin geçerlilik şartları yazılı olup önce okunup bir nüshası sizde kalacak şekilde imzalamalısınız.

Sözleşme var, teminat diye teminat senedi işaret edilmemiş, belirtilmemiş, imza adılan senette vade yazılmışsa bu iyiniyetin istismarı niteliğine girme tehlikesi arz etmektedir.

Bu şartlar haiz olduğu sürece teminat senetleri borç senedi kararları taşımamakla birlikte senedin devri, cirosu da .

Senetlerde Haciz, Ödeme EmriGelirse Ne Yapılmalı ?

1-) Borcunuzda, borç miktarında borçlunun itirazı yoksa 10 gün içinde ödeme yapılmalı,

2-) Senetteki şekil koşulları borçlunun rızası dışında hazırlanmış, imza kendisine ait değilse 5 gün içinde,

3-) Takibin desteği kambiyo senedi niteliklerine haiz değilse 5 gün içinde,

4-) Borca konu olan bononun meblağının itfa (ödeme), zamanaşımı inkar varsa yeniden 5 gün içinde arzuhalle icra mahkemesine müracaat yapılmalıdır.

Aksi takdirde: 10 gün içinde mal beyanı vermek, itiraz reddedilirse reddedildiği tarihten 3 gün sonra mal beyanı vermek gerekmektedir. Mal beyanı hiç vermemek mapus cezası gerektirir.

İcra Hukuku kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Teminat Senedi Nedir ? Nasıl Düzenlenir ? için yorumlar kapalı

Baba ile Çocuk Arasında Soybağının Kurulması Davası

Baba ile Çocuk Arasında Soybağının Kurulması Davası

Sosyal hayatta adli bir tabana oturması şart olan baba çocuk ilişkisinin hukuki bağı olarak kabul edilen soybağının tesisi anne ile çocuk arasında sağlandığı kadar kolaylıkla her vakit saptayamamaktadır. Çünkü anneden doğan çocuğun karine yoluyla anneye ait olduğu kabul edildiği halde evlilik birliğinde doğan çocuğun babasının her zaman koca olacak diye bir karine mevcut değildir. Kişinin çocuğun babası sayılması için doğumdan sonra belli yollarla ancak baba olduğunun tespiti gerekir.

Uygar yasaya göre birkaç şekilde çocuk ile baba arasında soyabağının (nesebin) kurulma yolları belirlenmiştir. Böylelikle bu yollarla çocuğun doğumuyla birlikte soybağı kurulabildiği gibi doğumdan sonra da baba ile çocuk arasında soyabağının (nesebin) kurulması yolları mevcuttur.

4721 sayılı uygar yasanın 282/II,III maddeleri uyarınca; “çocuk ile baba arasında soybağı,ana ile evlilik , tanıma veya hakim kararıyla kurulur. Soybağı ayrı olarak evlat edinmeyle de kurulur.” Denerek soyabağının kurulma yolları gösterilmiştir.

Başka bir deyişle özü bakımından 4 şekilde baba ile çocuk arasında soybağının kuruluş edilmesine ait yollar yasada açıkça yazılmıştır. Sıralayacak olursak;

1- Ana ile evlilik yaparak, 2- Tanıma ile 3- Hakim Kararı ile 4- Evlat edinme iledir.

İleride soyabağının kurulmasına ilişkin geniş bilgi verebileceğimizi beyan ederek özetle belirttiğimiz bu hususlardan sonra günümüz sosyal hayatında çokça suallerle karşılaştığımız bir diğer konu da soyabağının (nesebin reddi) mevzusudur.

Nesebin (Soybağının) Reddi

Medeni yasamızın 285. Maddesi uyarınca; Evlilik devam ederken veya evliliğin bitmesinden başlayarak üçyüz gün içinde doğan çocuğun babası kocadır.” Denildiğinden buradan hareketle ele geçirilen babalık karinesi adi bir karine olarak kabul edilmiştir. Başka bir deyişle tersin kanıtlamasıyla çürütülebilir nitelikte bu karine sebebiyle ortaya çıkan somut vaziyete da “soybağının reddi” bu yüzden açılan davalara da soybağının reddi davası denilmiştir. Kocaya yasamızla tanınan bu hakkın özünde kişinin kendinden olmayan çocuğu benimsemek zorunda kalmasının önüne geçmek olduğu açıktır.

Soybağının Reddine İlişkin Haller

Çocuk Ana Rahmine Evlilik Birliği İçerisinde Düşmüş Olmalıdır

Uygar yasa 287 uyarınca evlilik birliği içerisinde ana rahmine çocuğun düşmesi vaziyetinde kocanın baba sayılacağı açıkça belirtilmiştir. Bu yüzden gerek tıbben gerek hukuken en az gebelik müddeti yüzseksen gün olarak hesap edildiğinden, izdivaç etme merasimin hemen peşinden 180 günlük müddet geçtikten sonra doğan çocuğun babası koca sayılacaktır. Başka bir deyişle çocuk evlilik birliği içerisinde ana rahmine düşmüştür diyebiliriz.

Bu vaziyette çocukla baba arasındaki karine çok kuvvetli olarak var demektir. Bu vaziyette çocuğun babadan olmadığının hukuken kanıtlayabilmesi açılan bir davada çocuğun babadan olma ihtimalinin olmadığının kanıtlaması gerekmektedir.

Bunu kanıtı içinse iki yol mevcuttur.

A. Cinsel ilişkinin kurulmasının olanaksız olduğunun kanıtı.
B. İlliyet bağının bulunmadığının kanıtı.

A-Cinsel İlişkinin Kurulmasının Olanaksız Olduğun Kanıtı

Böylesi bir vaziyette davacı kocanın; doğumdan geriye doğru 300 gün evvelki döllenme dönemi denilen dönemde eşiyle cinsel ilişkiye girmesinin olanaksız olduğunu ispat etmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle doğumdan önceki 300 gün öncesi ile yeniden doğumdan 180 gün öncesindeki günler arasında kalan 121 günlük dönemde eşiyle cinsel ilişkiye girmesinin olanaksız olduğunu ispat etmelidir.
Burada kanıtı gereken olanaksızlık hali fiili-parasal olanaksızlık halidir. Başka bir deyişle mesela kişinin uzun yol kaptanı olması nedeniyle ülke dışında olduğunu kanıtlaması, ya da cezaevinde olduğunu kanıtlaması, veyahut askerde olduğunu kanıtlaması gibi.
Bu noktada Yargıtay her ne kadar fiili olanaksızlığın soybağının reddinde de araştırılması gerektiğini belirtmişse de, DNA yoluyla yapılacak bir kontrolle de babalığın tespitini kabul etmektedir.

B-İlliyet Bağının Bulunmadığının Kanıtı

Bu kanıt şeklinde ise; koca eşiyle cinsel ilişkiye girdiğini kabul etmekle beraber çocuğun bu ilişki neticesinde doğmasının olanaksız olduğunu kanıtlayabilmelidir.

Örneğin; koca bu ilişki sırasında kendisinin çocuk yapmaya müsait sıhhatli yetilerden o dönem yoksun olduğunu bu nedenle de çocukla kendisi arasında nedensellik bağı olmayacağını iddia ve kanıtlayabilir.

Veyahut bambaşka bir ırkın özelliklerini taşıyan bir çocuk dünyaya gelmişse de bu vaziyette da babanın soybağının reddini isteme hakkı vardır.

Netice bakımından babalık karinesinden kurtulmak isteyen davacı kocanın hukuken yapması şart olan tek şey kendisinden olmadığına kanı getirdiği vaziyette nesebin (soybağının) reddi davasını açması gerekmektedir.

Soybağının (Nesebin) Reddi Davası

Davacı Kimler Olmalıdır ?

Soybağının (nesebin) reddi davasını açmak isteyen taraf hukuken yalnızca davacı koca olmak zorunda değildir. Kocanın dışında yasa koyucu bu hakkı bizzat çocuğa ve diğer alakalılara de hak olarak tanımıştır.

Ancak özünde Uygar yasa 286 gereği bu hak öncelikle davacı kocaya tanınmıştır. Soybağının reddi davası kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğundan dolayı; bu davayı açarken kocanın legal temsilcisinin bu davayı açmaya hakkı yoktur.

Ancak Uygar yasa bu vaziyetlerde başka bir deyişle kocanın ayırt etme gücünü yitirdiği vaziyetlerde; Yeniden Uygar yasanın 291/1 Maddesi uyarınca bu hakkı kocanın altsoyuna, üst soyuna, hem de baba olduğunu iddia eden 3. Kişiye de bu hakkı tanımaktadır.

Davalı Kimler Olmalıdır ?

Gerek kocanın açacağı nesebin, soybağının reddi davasında gerek yukarıda belirtilen diğer alakalıların açacağı soybağının reddi davalarında davalı her vakit ana ve çocuktur. Bu vaziyet MK. 286/1 de belirtildiği gibi “Bu dava ana ve çocuğu karşı açılır”

Ana ve çocuktan birisi şayet dava tarihinde can vermişlerse bu dava sağ kalana açılır. Her ikisinin can vermesi halinde çocuğun kalıtçılarına karşı açılır.

Nesebin (Soybağının) Reddi Davasında Yetkili Ve Görevli Mahkeme Neresidir ?

Soybağının reddi davalarında yetkili mahkeme; Uygar yasa 283 uyarınca; taraflardan birinin dava ya da doğum esnasındaki yerleşim yeri mahkemesi olarak kabul edilmiştir. Görevli mahkeme ise Aile mahkemeleridir.

Soybağı/Nesebin Reddi Davası Açma Hakkının Düşmesi

Koca, soybağının reddi davasını açarken çocuğun doğumundan ve baba/koca, davayı, doğumu ve baba olmadığını veya ananın gebe kaldığı sırada başka bir erkek ile cinsel ilişkide bulunduğunu öğrendiği tarihten başlayarak bir sene (1) içinde açmak zorundadır. (Uygar yasa: 289/1)

herhalde beş senelik müddet geçmesi halinde soybağının reddi davasının açılamayacağı da yasa kararında bulunduğu halde; bu vaziyet 2009 seneninde Anayasa mahkemesi tarafından iptal edilerek ihtiyaç duyulan ve yerinde müdahale ile olması şart olan şekline kavuşturulmuştur.

Çocuk, şayet davacı olacaksa bu vaziyette da çocuk ergin olduğu tarihten başlayarak en geç bir sene içinde dava açmak zorundadır.

Gecikme haklı bir sebebe dayanıyorsa, bir senelik müddet bu sebebin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlamaktadır. (MK. 289/3)

Soybağının (Nesebin Reddinin) Neticeleri

Soybağının reddine mahkemece karar verilmesi halinde çocuk o güne kadar babası ile olan bütün adli bağları kesilir ve de evlilik dışında doğmuş ve babası hukuken belli olmayan bir çocuk haline gelir. Yenilik doğurucu nitelikteki bu dava türünde kararın neticeleri geriye doğru tesirli olacaktır.

Diğer kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Baba ile Çocuk Arasında Soybağının Kurulması Davası için yorumlar kapalı

iflas Erteleme Nedir ? Şartları Nelerdir ?

iflas Erteleme Nedir ?

İcra-İflas Hukuku’nda yer alan “KONKORDATO” ya benzeyen ANCAK ÖZÜNDE KİMİ DEĞİŞİK TERTİP ETMELER İHTİVA EDEN “İFLAS ERTELEME” Ülkemizde yaşanan ekonomik sıkıntılar sebebiyle şirketlerin, “iflasının duyuru edilmesi” öncesinde baş vurabilecekleri hukuki bir yoldur..

Ters halde; mali açıdan sıkıntıda şirketler, alacaklıların “şirket hesaplarına ve şirket malvarlığına el koyması ile” çalışamaz vaziyete gelecek, eğer iflas erteleme de istemezse şirketin iflası kaçınılmaz olacaktır..

İflas erteleme müessesesi sanılanın aksine yalnızca borçlu şirketin değil alacaklıların, hem de kamunun da menfaatinedir..

Kimler İflas Ertelemeden Yararlanabilir ?

1-Anapara şirketleri (anonim ve limited şirketler)
2-Kooperatifler

Gerçek kişi tacirler ve şahıs şirketleri( kollektif ve komandit şirketler) ise iflas erteleme isteyemezler.

İflas Erteleme Şartları

A) Şirket idare heyeti, tasfiye memurları veya şirket alacaklılarından birinin mahkemeye müracaat edip şirketin borçlarının aktifinden daha fazla olduğunu ileri sürmesi ve mahkemece bu hususun belirlemesi gerekir, ancak bu noktada erteleme talebi yoksa iflas kararı verilir..

B) Şirket mali vaziyeti ile ilgili iyileştirme projesi sunularak idare heyeti veya alacaklılardan birinin iflasın ertelenmesi talebinde bulunması gerekir.. Bu talep, ancak şirket veya kooperatifin borca batıklığın mahkemece incelenmesi esnasında yapılabilir..

C) Mahkemeye sunulacak iyileştirme projesine göre, şirket veya kooperatifin mali vaziyetinin düzelmesinin olası görülmesi, başka bir deyişle iyileştirme projesinin mahkemece ciddi ve inandırıcı bulunması gerekir..

Mahkemece Verilecek “Erteleme Müddeti” Nedir ?

İflas erteleme kararı bir defada en çok bir sene için verilebilir. Uzatma talepleri ile, bu müddet dört seneye kadar uzatılabir.. Erteleme müddeti nihayetinde şirketin mali vaziyeti düzelmiş ise; şirket faaliyetine devam eder, ters halde iflasına karar verilir.

İflas Ertelemenin Faydaları Nelerdir ?

Şirketin iflası engellenir, iflas erteleme boyunca borçlu şirkete karşı icra takibi yapılamaz, mevcut takipler de durur.. Şirketin mali vaziyetini düzeltmesi ve faaliyetine devam etmesine olanak sağlanmış olur..

Mesela OTOMOTİV sektöründe faaliyet gösteren bir Anonim veya Limited şirket için; şartların oluşması halinde, iflas erteleme kararı alındığında şirkete ait makinelerin, araç ve techizatların, şirkete ait mevduat hesaplarının erteleme süresince haciz ve muhafazası hiç bir surette mümkün olmaz.. Mevcut takipler de durur. Başka bir ifadeyle; şirketin faaliyetine meselesiz devam etmesi ve borçlarını ödemesi imkanı da sağlanmış olur..

Mevcut tertip etmeyi tenkit eden bir takım hukukçulara göre; “İflâs ertelemenin şartları o kadar takdire müsait ki anlatılamaz.. Şirketlerin projeleri iyidir veyahut kötüdür, uygularsa kurtulacak mı kurtulmayacak mı belli değil. 2001 krizinden sonra, 4949 sayılı yasalı yapılan tertip etmeye kadar dosyalar alakalı mahkemelerce daimi reddediliyordu. Ancak 4949 sayılı kanunlayahpılan farklık sonrasında, borca batıklığı ve projenin iyi olduğunu tespit eden hâkimin iflas erteleme kararını vermesi zorunluluğu getirildi.. Hâkimler de rizikosu göze alamadığı için iflas erteleme kararını vermeye başladı. Fakat bu kararlar bir hayli suiistimal kuruluşlarının ve rantiyecilerin ortaya çıkmasına kapı araladı. Başı sıkışan, hak eden de, hak etmeyen de iflas ertelemeye müracaat ediyor.”

“İflas Erteleme”de Hakimi ikna etmek yeterli..

“Yaşanan iflas davalarına bakan Yargıtay’ın alakalı hukuk dairesinin dahi kafası karışmış vaziyette.

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi takriben 1-1.5 sene önce kendi içinde bir süzgeç mekanizması kurdu ve Meclis’ten Türk Ticaret Yasayı’nda bir takım tertip etmeler olması bekleniyordu.Ancak, hükümetin ‘zor vaziyete düşeni boğmayız’ yaklaşımından dolayı konu sürüncemede kaldı..

Meselenin çözümü ise, “konkordato ve yine yapılanmanın” daha işler hale getirilmesinde yatıyor.

Bir takım hukukçulara göre; Konkordato da “alacaklılarını ikna et” tecrübe ediyordu.. İflâs erteleme de ise iş kolay.. Güvenceye gerek yok, alacaklıyı ikna etmek yok.. Yalnızca hakimi ikna etmek yeterli”

İcra Hukuku kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | iflas Erteleme Nedir ? Şartları Nelerdir ? için yorumlar kapalı

işçinin işverenden Alacağına ilişkin Yapılan ibra Sözleşmelerinin Geçerlilik Şartları

işçinin işverenden Alacağına ilişkin Yapılan ibra Sözleşmelerinin Geçerlilik Şartları

6098 Sayılı Borçlar Kanunun getirmiş olduğu en ehemmiyetli yeniliklerden biri, uygulamada örneğini bir hayli fazla olan, buna karşın ne İş Kanununda ne de 818 Sayılı Borçlar Kanununda tertip eden, işçi ve patron arasında yapılan ibra sözleşmeleridir. Yeni Türk Borçlar Yasasının bu boşluğu doldurmak emeliyle, 420. Maddesiyle, işçiyi savunma ve gözetme gereksinimini de dikkate alarak işçinin işverenden alacağına ait yapılacak ibranameleri belli geçerlilik koşullarına bağlamıştır.

İş hukukunda ibraname, işçinin işten ayrılırken fiyat, fazla çalışma senelik ücreti, müsaade alacağı, ihbar ve kıdem tazminatı gibi alacaklarını aldığına ve bir başka alacağı kalmadığına değin imza atarak işverene verdiği dokümandır. Uygulamada ibraname, ibra dokümanı, ibra senedi, ibra sözleşmesi gibi çeşitli isimlerle tertip etmekte lakin muhteviyatı bakımından bazen bir başka bir kontrat, feragat, menfi borç ikrarı veyahut ödeme makbuzu niteliği taşımaktadır.
Yargıtay, iş hukukunun işçiyi savunucu temel ilkesi uyarınca ibranamenin dar açıklanması ve işverenin işçiye olan borçlarının asıl bitme nedenini ifa olarak ele alınması gerektiğinin vurgulamıştır. İşveren karşısında ekonomik olarak güçsüz vaziyette bulunan işçinin hak ve alacaklarından ibra ile vazgeçmesi, hayatın alışılmış olan akışına uygun düşmemektedir.

İbranamenin Geçerlilik Koşulları

Yapılan ibra sözleşmesinin yazılı olması gerekir. İbranamenin bilgisayarla veya elle yazılması veyahut noter huzurunda yapılması hususunda bir zorunluluk yoktur. Tartışmaya yer vermemek hesabına, noter huzurunda tertip etmesi önerilirken, bu ibranamenin işçi tarafından doldurulabilir veyahut yazılabilir. Ehemmiyetli bir husus da ibraname metni ile imza arasında boşluk bırakılmaması gerektiğidir.

İbra sözleşmesinin imza adabilmesi için, hizmet sözleşmenin sonra ermesinden başlayarak en az 1 aylık müddetin geçmiş bulunması gerekir. Her ne sebeple olursa olsun, iş akdi bitmeden ibraname tertip edemez, tertip eden ibranameler ise geçersiz kabul edilir.

İbranamenin tarih içermemesi ve muhtevanından de fesih tarihinden sonra tertip ettiğinin açıkça anlaşılamaması vaziyetinde ibranameye değer verilemez.
İbraname ancak geçmişte doğmuş alacaklar için mevzubahis olurken, gelecekte doğabilecek işçi haklarını kapsamaz ve onlar için karar dile getirmez.

Ehemmiyetli bir teferruat ise, mevzubahis 1 aylık bekleme müddeti yalnızca ibra sözleşmesinin tertip etme vakiti konusunda olup ifayı ilgilendiren bir vaziyet değildir. İşçinin fesih ile muaccel hale gelen kıdem tazminatı ve destur fiyatı gibi haklarının ödeme tarihinin 1 ay müddetle ertelenmesi mevzubahis değildir.
Yargıtay, ibraname için beklenmesi şart olan 1 aylık müddete konusunda, 4857 sayılı İş Kanunu 19.maddesinde, feshe itiraz itibariyle 1 aylık müddet öngörüldüğünü ve bu süre içerisinde işçinin işe iadesi davası açma hakkı bulunduğunu vurgulayarak bu sürenin işverenin olası baskılarını azaltmak ve iş garantisi sağlamak emeliyle ihtiyaç duyulan olduğunu vurgulamıştır.

İbra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça ve ayrıntılıca belirtilmesi gerekir. İşçi tarafından ibra edilen fazla çalışma ücretleri, senelik ücretli izin, ihbar tazminatı, kıdemçi tarafından ibra edilen fazla çalışma ücretleri, senelik ücretli izin, ,hbar tazminatı, kıde konusunda olup ifayı ilgilendire tazminatı gibi işçilik alacaklarının nitelik ve miktarları ayrı ayrı, açık ve anlaşılır bir şekilde tereddüde sebebiyet vermeyecek biçimde ibraname muhtevanında yazılmalıdır. İbraname muhtevanında çalışma müddetleri belirtilmeli ve işçiye verilen para ile ölçülebilir sosyal haklar da tertip etmelidir.

İbranamenin geçersizliğine sebep olabilecek bir vaziyette kendi istemiyle iş akdini bittiren, başka bir deyişle istifa eden işçinin imza attığı ibranamede; “kıdem ve ihbar tazminatı alacaklarımı aldım” gibi ifadelere yer verilmesidir. Uygulamada ve Yargıtay içtihatlarında ikilem olarak kabul edilen bu vaziyet ibranamenin geçersizliğine sebebiyet vermektedir.
Ödeme hak meblağına kıyasla eksiksiz olmalıdır. İbranamede bulunmayan işçilik alacakları bakımından borcun bittiği söylenemez. Kısmi ödeme hallerinde,  ibra dokümanının makbuz hükmünde olduğu Yargıtay’ca kabul edilmektedir.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun değinilen maddesinde, işverence yapılacak olan ödemelerin banka yoluyla yapılması zorunluluğunun getirilmesi, ibranamenin geçerliliği noktasında neticeye tesirlidir. Ancak banka dışı yollarla yapılan ödemelerde de borç ibra yerine tamamiyle veya kısmen ifa yoluyla bitmiş olur.

Bu noktada Prof. Dr. Sarper SÜZEK, bu koşulun tertip etmesinin ibraname kavramıyla bağdaştırılmasının olası olmayıp iş ilişkilerinde işverenin işçiye olan borcunun ibra yoluyla bitmesinin teknik olarak olanaksız hale getirildiğini ve yasa koyucunun ibra ile ifa müesseselerini karıştırdığını ifade etmiştir. İşçinin işverenden alacağının tam olarak ödenmesi halinde, borç, ibraname ile değil yapılan ödeme yani ifa ile biter. Banka yoluyla ödenmiş olmasa da, tamamının ödendiğinin başka yazılı kanıtlarla kanıtlanması durumunda, yapılan ibranamenin geçersizliğinin pratikte hiçbir değeri olmadığının vurgulamıştır.

Netice olarak, bu geçerlilik koşullarını taşımayan ibra sözleşmeleri ya da ibraname net olarak hükümsüzdür. Banka aracılığıyla ödeme ve akabinde ibra edilmişse ödeme miktarı kadar bölüm makbuz sayılacak ve ibraname geçersiz kabul edilecektir.

İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | işçinin işverenden Alacağına ilişkin Yapılan ibra Sözleşmelerinin Geçerlilik Şartları için yorumlar kapalı

Aldatılan Eş 3. Kişiye Tazminat Davası Açabilir Mi ?

Aldatılan Eş 3. Kişiye Tazminat Davası Açabilir Mi ?

Aldatılan eşin ( aldatılan kadın veya erkek ), eşinin sadakat yükümlülüğüne ters eylemi beraber gerçekleştirdiği 3. kişiye karşı içsel tazminat davası açması halinde, bu 3. kişi aleyhine içsel tazminata hükmedilip hükmedilemeyeceği her vakit merak konusu olmuştur. Eldeki dosyalara baktığımızda, çoğunlukla aldatılan kadın, aldatan eş ile beraber eylemin birlikte gerçekleştirildiği 3. kişiden de içsel tazminat istemektedir. Bu konu hukuk dünyasında da tartışmalı olmakla, iş bu görüş ayrılığı Yargıtay içtihatlarına da yansımış bulunmaktadır.

Yargıtay 2013 seneye kadar, şayet ki üçüncü kişi aldatan eşle ( aldatılan kadın veya erkek ) onun evli olduğunu bilerek fiziksel ve duygusal ilişkiye girmişse, ve bu ilişki sebebiyle aldatılan eşin ( aldatılan kadın veya erkek ) kişilik hakları zarara uğramışsa üçüncü kişi aleyhine manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği görüşünü taşıyordu. Ancak yüksek mahkeme 2014 senesi bakımından bu görüşünü değiştirmiştir. Yargıtay bitirdiği kararlarda, aldatan eşle ilişkiye giren üçüncü kişinin, dolaysız davacının bedensel veya tinsel bütünlüğüne karşı hukuka aykırı bir fiilin varlığından söz edilemeyeceğini, eşlerin birbirlerine karşı sadakat yükümlülüğünü tertip eden Türk Medeni Kanununun, aldatılan kadın veya erkek lehine manevi tazminata hükmedilebilmesi için bu yükümlülüğü ihlal eden eşin eylemi birlikte gerçekleştirdiği kişiler istikametinden rastgele bir tertip etme içermediği gerekçesiyle üçüncü kişi aleyhine manevi tazminata hükmeden mahalli mahkeme kararlarının bozulması gerektiğine hükmetmiştir. Ancak bu kararlarında alakalı yüksek mahkeme daireleri rey birliğine varamamışlar, oy çokluğu ile karar vermişlerdir. Başka bir deyişle bu konuda yüksek mahkeme de kendi içinde görüş ayrılıkları yaşamaya devam etmektedirler.

Aldatılan kadın veya erkeğin 3. kişiye karşı tazminat davası açması ve buna ait hususların incelendiği aktüel Yargıtay kararını, aşağıda bilgilerinize sunmaktayız.

T.C. YARGITAY HUKUK DAİRESİ 2016/196 E. 2016/7483K. T. 7.6.2016

DAVA 

 Davacı-karşı davalı … vekili Avukat … tarafından, davalı-karşı davacılar … ve diğeri aleyhine, asıl davada 18.3.2014, birleşen davada 1.8.2014 günlerinde, karşı davada davalı-karşı davacılar … ve diğeri vekili Avukat … tarafından, davacı karşı davalı … aleyhine 24.4.2014 gününde verilen dilekçeler ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; asıl, karşı ve birleşen davaların kısmen kabulüne dair verilen 15.5.2015 tarihli kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı-karşı davalı … vekili ile davalı-karşı davacılar … ve … vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

KARAR

 1-) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı-karşı davalı … ile davalı-karşı davacı …’in asıl davaya yönelik temyiz itirazları ile davalı-karşı davacı …’ın karşı davaya yönelik temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-) Davalı-karşı davacılar … ile …’ın birleşen davaya yönelik temyiz itirazlarına gelince;

Asıl ve birleşen dava ile karşı davalar kişilik haklarının ihlaline dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece asıl dava ile davalı-karşı davacı …’in karşı davası yönünden kısmen kabulüne, birleşen davanın kabulüne, davalı-kaşı davacı …’ın karşı davası bakımından istemin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı-karşı davalı … ile davalı-karşı davacılar … ve … tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, resmi nikahlı eşi davalı …’in diğer davalı ile kendisini aldattığını, davalının evli olduğunu bildiği halde eşi ile ilişkiye girmesi eyleminin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunu iddia ederek kendisi ve birleşen dosya ile çocuğu için manevi tazminat telep etmiştir.

Mahkemece birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir.

Sadakat yükümlülüğü sadece eşe ait olduğundan ve yansıma yoluyla da tazminat istenemeyeceğinden birleşen dosya davacısı .. istemin tümden reddedilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.

3-) Davalı-karşı davacı …’ın asıl davaya yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Davacı-karşı davalı … asıl davada kendi adına birleşen davada oğlu davacı .. adına verdiği dava dilekçelerinde, davalılardan … ile evli olup anlaşmalı olarak boşandıklarını, boşanmadan sonra davalı eski eşinin kendisini diğer davalı … ile aldattığını öğrendiğini, davalıların hayasızca hareketlerde bulunmak suçundan yargılanarak cezalandırıldıklarını, ceza dosyasındaki maddi olayları öğrendiklerinde büyük ruhsal sarsıntı geçirdiklerini, davalıların eyleminin kendisinin ve oğlunun kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğunu iddia ederek, uğradıkları manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur.

Davalı-karşı davacılar, davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir.

TMK’nın 185. maddesine göre, “Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur. Eşler birlikte yaşamak, birbirlerine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.” Aynı Kanun’un 174. maddesine göre de, “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir.Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.”

Evlenmeyle eşler arasında kurulan aile birliğinin taraflara yüklediği ödevlerin ihlali veya yerine getirilmemesi durumunda bu yükümlülüğü yerine getirmeyen eş yönünden Türk Medeni Kanunu’ndaki sonuçları, boşanma ve boşanma sebebi olması durumunda, bu olaylar yüzünden kişilik haklarının saldırıya uğraması halinde manevi tazminat talep edilebileceğidir.

TBK’nın 49. maddesine göre, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Yine TBK’nın 58. maddesinde “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.” Haksız fiile dayalı bir borcun doğabilmesi için, hukuka aykırı bir fiil bulunmalı, fiili işleyenin kusuru olmalı, sonuçta bir zarar doğmalı, zarar ile işlenen fiil arasında da uygun nedensellik bağı bulunması gerekir.

Somut olaya gelince, davalı-karşı davacı …’nın ve davalı eski eş …’in davacılara yönelik ve bütün olarak aldatma mahiyetindeki davranışlarının manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğinin tartışılması gereklidir.

Yukarıda incelenen yasa maddeleri uyarınca, davacının davalı eski eşinin TMK’nın evlenmeyle eşe yüklediği ödevler arasında bulunan sadakat yükümlülüğünü ihlali nedeniyle, Kanun’un 185. ve 174. maddeleri uyarınca boşanma sebebi ve istenmesi halinde manevi tazminatı gerektirir nitelikte olduğu kuşkusuzdur. TMK’daki düzenleme, davalı eski eşin evlenme ile kurulan aile birliğinin tarafı olması sıfatından kaynaklanmaktadır. Zira, davalı eski eş kendi iradesi ile bu birliğin tarafı olmayı kabul etmiş ve Kanun’un kendisine tanıdığı hak ve yükümlülükler altına girmiştir.

Davalı-karşı davacı …’ın eyleminin manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğine gelince, davalı karşı davacı …’ın doğrudan davacıların bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunduğundan söz edilemez. Söz konusu Kanun’da yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmemiştir.

6098 Sayılı TBK’nın müteselsil sorumluluğa dair hükümlerinin de uygulanma imkanı bulunmamaktadır. Zira, söz konusu Kanun’un 61. maddesinde haksız fiil sebebiyle müteselsilen sorumluluğuna gidilebilecekler gösterilmiştir. Yukarıda açıklanan yasal duruma göre, davalı-karşı davacı … zararın meydana gelmesinden asli olarak sorumlu tutulamaz. Yine yasa hükmünün aradığı anlamda iştirak hali de söz konusu olamaz. Zira iştiraken işlenebilir bir eylemin varlığının kabul edilebilmesi için, eylemin müstakilen ve asli olarak da işlenebilir olması gerekir. Ayrıca haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecektir.

Açıklanan nedenlerle, TBK’nın 58. maddesine göre, davalı karşı davacı …’ın eylemi, davacıların kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bir eylem olarak kabul edilemez. Mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, asıl ve birleşen davalarda davacıların davalı-karşı davacı …’a yönelik manevi tazminat istemlerinin reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

4-) Davacı-karşı davalı … vekilinin karşı davaya yönelik temyiz itirazlarına gelince;

Davalı-karşı davacı … vekili, boşanmadan sonra davacı-karşı davalı …’nun müvekkili .. sürekli tehdit ettiğini, müvekkilinin yakın çevresinde rencide edici beyanlarda bulunarak müvekkilinin kişilik haklarını ihlal ettiğini, tehditler sebebiyle .. başvurarak koruma kararı aldıklarını, müvekkili .. evlilik birliği içerisinde davacıdan şiddet gördüğünü, onun tarafından sürekli hakarete maruz kaldığını, bu sebeple müvekkilinin psikolojisinin çöktüğünü ve itibarının zedelendiğini beyan ederek manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Davalı-karşı davacı … ile davacı-karşı davalı … sayılı ilamı ile anlaşmalı olarak boşanmışlardır. Boşanma davasında taraflar birbirlerinden maddi ve manevi tazminat talepleri bulunmadığını beyan etmişlerdir.

Şu durumda, davalı-karşı davacı …’in eldeki davada evlilik içerisinde gördüğü şiddet sebebiyle davacı-karşı davalı …’ndan talep ettiği manevi tazminat isteğinden anlaşmalı boşanma sırasında feragat ettiği kabul edilmelidir. Boşanmadan sonra ise davacı-karşı davalı … kendisine yönelik haksız bir fiili olduğunu ispatlayamamıştır. Bu sebeple davalı-karşı davacı …’in de davasının reddine karar verilmesi gerekirken kısmen kabulü doğru olmamış, kararın bu sebeple de bozulması gerekmiştir.

SONUÇ

Temyiz edilen kararın yukarda (2) sayılı bentte gösterilen sebeplerle davalı-karşı davacılar … ile … yararına, (3) sayılı bentte gösterilen sebeplerle davacı-karşı davalı … yararına, (4) numaralı bentte açıklanan sebeplerle davacı-karşı davalı … yararına BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalı-karşı davacı …’in karşı davaya yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, davacı … vekilinin asıl davaya yönelik, davalı-karşı davacı … vekilinin karşı davaya yönelik, davalı … vekilinin asıl davaya yönelik temyiz itirazlarının yukarda (1) sayılı bentte gösterilen sebeplerle reddine ve taraflardan peşin alınan harçların istekleri halinde iadesine 7.6.2016 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

Boşanma Hukuku kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Aldatılan Eş 3. Kişiye Tazminat Davası Açabilir Mi ? için yorumlar kapalı

iş Hukukunda Sendikal Tazminat Hakkı

iş Hukukunda Sendikal Tazminat Hakkı

Anayasa tarafından garanti altına alınan sendika özgürlüğü, bir sendikaya özgürce aza olmasendika kurabilme, ansızın çok sendikadan istediğini seçebilme yetkisi vermektedir. Buna göre fertler sendikaların iç ve dış faaliyetlerine katılabilir. Sendika özgürlüğünden ırk, dil, din, cinsiyet mezhep, politik düşünce ayrımı yapılmaksızın herkes faydalanabilir. Bununla beraber fertlerin sendikaya girmeme ve girdikleri sendikadan istedikleri vakit ayrılma yetkileri de vardır. Söz edilen sendika özgürlüğünün savunması için güvence oluşturan, Sendikalar ve Toplu iş Sözleşmesi Yasası 25. Madde sendikal tazminat olarak adlandırılan bir çeşit yaptırım öngörmektedir.

İşçi sendikasına üye olabilmek için işçinin 15 yaşını doldurmuş olması ve kanunen ‘işçi’ sayılması gerekir. Bununla birlikte iş sözleşmesi dışında fiyat karşılığı edim üstlenen, yapıt sözleşmesinde olduğu gibi bağımsız olarak mesleksel faaliyet yürüten gerçek kişilerde, işçi sendikasına üye olabilmektedir. Sendikaya müracaat e-devlet üzerinden elektronik yolla gerçekleştirilir. Sendikanın mevzubahis başvuruyu kabul etmesi gerekir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ve olmamaya zorlanamaz. İşçiler, sendikaya üye olmaları ve olmamaları, iş saatleri dışında veya patronun rızası ile iş saatleri içinde, işçi kuruluşlarının faaliyetlerine katılmaları veya sendikal faaliyette bulunmalarından dolayı işten çıkarılamaz veya rastgele bir nedenle değişik muameleye tabi tutulamazlar.İşçilerin işe alınmaları, belli bir sendikaya girmeleri veya girmemeleri veya belli bir sendikadaki üyeliği sürdürmeleri veya üyelikten çekilmeleri veya herhangi bir sendikaya üye olmaları veya olmamaları koşuluna bağlı tutulamaz. Patron işçiye sendikadan ayrılmasını veya bir sendikaya katılmasını ancak önerebilir. Bu tavsiye hukuka ters olmaz. Bu kararlara ters olan toplu iş sözleşmesi ve iş sözleşmeleri geçersizdir. Patron iş müzakeresi esnasında adaya sendika azalığını sorma yetkisine sahip değildir. Böyle bir sual sorulduğunda işçi cevaplamayabilir.

İşçilerin işe alınmaları; belli bir sendikaya girmeleri veya girmemeleri, belli bir sendikadaki azalığı sürdürmeleri veya azalıktan çekilmeleri veya rastgele bir sendikaya aza olmaları veya olmamaları koşuluna bağlı tutulamaz. Ayrı olarak patron iş akdi esnasında işçileri arasında sendikalı-sendikasız olarak ayıramaz, bu işçiler arasında çalışma şartları ve çalışmaya bitirilmesi itibariyle ayrım yapamaz, değişik işleme tabi tutulamaz. Bu patronun eşit işlem borcunun bir görünümüdür. Ancak bir işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesi kararlarının fiyat, ikramiye, prim ve paraya ait sosyal yardım konuları eşit işlem yapma borcunun istisnasıdır. Bu sayede işçiler arasında ancak bu konularda ayrım yapılabilir. Toplu iş sözleşmesinden yalnızca bir işyerinde sendikaya aza olan veya dayanışma ödentisi ödeyenler istifade eder. Parasal olmayan konularda eşit işlem ilkesi kesinlikle gözetilmek zorundadır. Patron fesih dışında bu kaidelere ters hareket ederse işçinin bir yılık fiyat meblağından az olmamak üzere sendikal tazminat öder.

İşçinin katıldığı sendikal faaliyetin azası olduğu sendika tarafından yürütülmesi koşul değildir. İşçi başka bir sendikanın tertip ettiği faaliyete katılırsa da yeniden bu sendika faaliyeti sayılır. Yargıtay’a göre sendikal faaliyetler sendikalar yasası 26. Maddesinde belirtilen vaziyetlerle hudutludur. Ancak doktrindeki hâkim görüş ve bir takım Yargıtay kararları uyarınca sendikal faaliyetleri yasayla sınırlamak doğru değildir. Her olasılıkta işçinin katıldığı sendikal faaliyet işyerinin huzurunu ciddi şekilde bozuyor, işin yapılmasına mani oluyorsa bu sebeple fesih kötü niyetli fesih kabul edilemez. Sendikalar Yasasının 31.maddesi açıkça, sendikaya aza olup olmama bakımından işçiler arasında bir ayrımın yapılmasını kabul etmemiştir. Sendikal tazminat alabilmek için iş akdinin işverence feshedilmesi şart değildir.

İşçi üyesi olduğu sendikanın idareninde, disiplin heyetinde bulunabilir. İşçinin iş sözleşmesinin sırf bu yüzden feshi sendikal nedenle fesihtir. İşçi işveren ile arasındaki uyuşmazlığı sendikaya taşır, sendika vaziyete müdahale eder ve işveren bu yüzden iş akdini feshederse, söz konusu fesih kötü niyetlidir. İşçinin greve katılması veya greve teşvik etmesi de fesih nedeni değildir. Burada savunan legal grevdir.

İş akdi devam ederken işin ve işyerinin işverence tek taraflı değiştirilmesi sendikal özgürlüğü yaralayabilir. İşveren, işçinin iş akdi ile belirlenen işini işçinin müsaadenini almadan değiştiremez. İşverenin birden çok bağımsız işyeri varsa, işçinin işyeri bunların arasında bile müsaadesiz olarak değiştirilemez. İşçinin yazılı olarak kabul etmediği asallı farklık halleri işçiyi bağlamaz. İşçinin rızası olmadan sendikal özgürlüğü yaralanırsa işveren iş şartlarında asallı farklık yapmış olur. İşçinin bu direktife uyma zorunluluğu yoktur. İşe hazır bekleyen işçiye iş verilmemesi patronu temerrüde düşürür. İşçi iş görme borcunu ifa etmeden TBK 408 e göre fiyata hak kazanır. Ayrı olarak Sendikalar Yasası 25/4 uyarınca sendikal tazminat da alır. Sendikal tazminat alabilmek için sözleşmenin sendikal nedenle feshedilmesi mecburi değildir. Patronun sendikal nedenle ayrım yapması neticesi bu tazminat için yeterlidir.Y9HD, 22.1.1990, 1989/310 sayılı kararda Yargıtay, patronun isteğine karşın sendikadan istifa etmediği için işten çıkarılan işçinin iş akdinin sendikal nedenle feshedildiğini kabul etmiştir ve sendikal tazminata hükmetmiştir

Sendikal tazminat davasında, fesih dışında patronun sendikal ayrımcılık yaptığı iddiasını işçi kanıtlamakla yükümlüdür.İşçi patronun eşit işlem ilkesine ters hareketini, idare yetkisini kötüye kullandığını ve bunu kendisinin sendikal faaliyetlere katılmaması için yaptığını ispat etmelidir. Tazminat için ayrı olarak zarara gerek yoktur. Ancak işçi sendikal ayrımcılık yapıldığını kuvvetli biçimde gösteren bir vaziyeti ortaya koyduğunda, işveren davranışının nedenini kanıtlamakla yükümlü olur. Yargıtay mutlak işçinin sendika üyesi olmasını yapılan feshin sendikal nedenle olduğunu göstermeyeceği görüşündedir. Somut olayda feshin sendikal nedenlere dayanıp dayanmadığının incelenmesi gerekir. Burada işvereni fesih işlemi yapmaya iten nedenin sendikal kapı araladığının kabul edilmesi için işçinin sendikaya üye olma tarihi ile fesih tarihi arasında uygun bir müddet olmalıdır. Fesih işlemi ile üyelik arasındaki süre ne kadar kısa olursa nedenin sendikal kapı araladığına o denli karine oluşturur.

İşçi işe iade davası açarsa, mahkeme feshin sendikal nedenle yapıldığına ve işe iadeye hükmederse işçi 10 gün içinde işverene müracaat etmesine veyahut işverenin işçiyi 1 ay içinde işe başlatıp başlatmamasına bakmaksızın kendisine sendikal tazminata hükmeder.

SENDİKAL TAZMİNAT NASIL HESAPLANIR?

Sendikal tazminat işçinin bir senelik fiyatından az olamaz. Yasada tazminat dense de doktrinde özel ceza olarak kabul edilmektedir. Hâkim somut olaya göre takdir hakkını kullanarak bir tazminata hükmeder. Sendikal tazminata hak kazanmak için iş akdinin patronca feshedilmesi koşul değildir. Yüksek mahkeme kararlarını çoğunlukla alt huduttan vermektedir. Taraflar sözleşmelerle bu hududu arttırabilirler. Ancak fahiş bir artış mevzubahis ise hakim indirim yapmalıdır. Sendikal tazminata dava açma tarihinden itibaren ürem yürütülmektedir. Fesih tarihinden itibaren ürem yürütülmesi bozma nedenidir. Ürem oranı legal üremdir. Yasada sendikal tazminat için özel bir zamanaşımı belirtilmemiştir. Yargıtay verdiği kararında mevzubahis vakit aşımı müddetini 10 sene olarak belirtmektedir.

İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | iş Hukukunda Sendikal Tazminat Hakkı için yorumlar kapalı

intifa Hakkı Nedir ? Nasıl Kurulur ?

intifa Hakkı Nedir ? Nasıl Kurulur ?

İntifa hakkı, başka bir deyişle intifa faydalanma mananına gelmektedir. Hukuk terminolojisinde ise hudutlu ayni hak olarak gösterilir ve bir mal varlığından devir dışındaki bütün olanaklardan faydalanma hakkı verir. Yasaya göre bu hak taşınır, taşınmaz ve diğer bütün malvarlığı değerleri üzerine kurulur. Taraflar tersini kararlaştırmadığı sürece bu hak sahibine mal varlığı değeri üzerinde tam bir faydalanma yetkisi vermektedir. Gayrimenkuller üzerinde ise intifa hakkını ancak tapu kütüğüne tescil işlemi ile kurulabilmekte ve bu şartla netice doğurabilmektedir. Ayrı olarak taşınmaz üzerindeki legal intifa hakkı tapu kütüğüne tescil edilmemiş olsa dahi, vaziyeti bilenlere karşı ileri sürülebilir. Tescil edilmiş ise, herkese karşı ileri sürülebilir.

Kendisine intifa hakkı tanınan şahıs, taşınmaz kendisine ait olmamasıyla beraber mevzubahis taşınmaz üzerinde kullanma ve istifade etme yetkisine sahip olabilecek, malı zilyetliğinde bulundurabilecektir. Ancak taşınmazın asal maliki olmadığı içinmal üzerinde tasarruf yapabilme yetkisi bulunmamaktadır. Taşınmazın yasa nezdinde maliki olan kimse başka birine intifa hakkı tanıdığı vakit kendisinde çıplak mülkiyet kalmış olur.

Burada kontrat serbestisi gereği taraflar tabii olarak söz konusu gayrimenkul üzerinde intifa hakkının şahsa ne derece yetki tanıdığını kararlaştırabileceklerdir. Kanun, intifa hakkı tanınan şahsa belirli yetkiler tanımakla birlikte mal sahibini de savunma altına almıştır, bu doğrultuda intifa hakkı sahibine söz konusu yetkilerini kullanırken iyi bir yönetici gibi önem verme yükümlülüğü yüklemiştir.İntifa hakkı sahibi, hakkın konusu olan malın muhafazası ve sıradan bakımı için mecburi, ihtiyaç duyulan onarım ve yenilemeleri yapmakla yükümlüdür. Malın muhafazası, daha ehemmiyetli işlerin yapılmasını veya tedbirlerin alınmasını gerektiriyorsa; hak sahibi, vaziyeti malike bildirmelidir ve malik de bu onarımların gerçekleştirilmesine müsaade etmek zorundadır. Malikin şart olan işleri yapmaktan kaçınması hâlinde hak sahibi, bunları onun hesabına kendisi yapabilir. Hemen peşinden hak sahibi malın muhafazası ve kullanımı açısından yapmış olduğu giderleri vekâletsiz iş görme kararları çerçevesinde taşınmazın malikinden isteyebilecektir.

 İntifa hakkı müddeti taraflarca kararlaştırılabilir. Ancak gerçek kişilerde en fazla kendisine bu hak tanınan şahsın hayatı sona erene kadar tanınabilir. Tüzel kişilerde ise bu müddetin üst hududu yüz senedir.

Gayrimenkullerde İntifa Hakkı Nasıl Kurulur?

-Sözleşmeden Doğan:

Taşınmazın maliki olan şahıs gerçek kişi veya tüzel kişi faydanına, kontrat müddetini ve koşullarını kararlaştırabilmekle beraber intifa hakkı tanıyabilir.

-Yasadan Doğan:

Yukarıda belirtildiği üzere tapu kütüğüne tescil edilmiş bulunan intifa hakkı herkese karşı ileri sürülebilen bir hak mahiyetine bürünecektir.

-Mahkeme kararıyla kurulan:

Netleşen mahkeme kararları neticesinde verilen karara binaen isimi geçen şahıslar lehine intifa hakkı kurulabilir. Tapu kütüğüne tescil evresinde mevzubahis karar metninin tapu memurlarına ibraz edilmesi gerekmektedir.

Bu hak ayrı olarak eşlerden birinin can vermesi halinde diğer eşin talebi üzerine de verilebilir. Bu vaziyette sağ kalan eşin kalıttan doğan intifa hakkı, intikalle beraber tescil edileceğinden intikal harcı dışında bir harç eşten tahsil edilmeyecektir. Bir başka örnek vermek gerekirse; anne-babanın, velayeti altındaki küçüğün malları üzerinde bulunan intifa hakkı da bu kapsamda ele alınabilir.

Şayet ki intifa hakkının konu olduğu taşınmaz bir tarla veya bahçe gibi zirai ürünlerin yetişmesine elverişli bir gayrimenkul ise müddeti içinde olgunlaşan natürel ürünler, intifa hakkı sahibine ait olacaktır TMK(804). Burada ancak çıplak mülkiyet sahibi olan kimse intifa hakkı sahibinden ekim veya dikim için yaptığı giderleri isteyebilir.

Bu hak konu gayrimenkulün ortadan kalkması ile biter. Bu hak şayet bir müddete bağlanmış ise müddetin dolması ile hak biter. tarafların vazgeçemleri de bu hakkı bittiren sebeplerden biridir.

Gayrimenkul Hukuku kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | intifa Hakkı Nedir ? Nasıl Kurulur ? için yorumlar kapalı